Prof.Dr. JP DAS RÖPORTAJI

1. BÖLÜM

Prof. J. P. Das: Sorduğunuz sorulardan ilki şuydu: PASS Zekâ Teoremi ve PASS Remedial Programları arasında nasıl bir ilişki vardır? Öncelikle, size PASS Zeka Teoreminin ne olduğundan bahsedeyim. Ardından da Remedial Programların neyi amaçlığından söz ederim. Sizinde bildiğiniz ve şu anda kullandığınız üzere, PASS teoremi ışığında, size ulaşan iki – aslında üç - programdan bahsedeyim. Sizin Türkçe diline çevirip kendi kültürünüze uyarladıktan sonra şuan da kullanmakta olduğunuz ilk program PREP. İkincisi ise sizin şuan da üzerinde çalışmakta olduğunuz Bilişi Geliştirme Programı olan COGENT. Üçüncüsü ise Matematik Modülleri. PREP VE COGENT programlarının her ikisi de çocukta strateji gelişimini destekleyerek bilişsel planlamayı güçlendirir. Bu stratejilerin ne olduğunu bilmek isteyebilirsiniz. Özellikle bana sormuş olduğunuz üzere yeni geliştirdiğimiz bir test olan BBIT (Beyin temelli Zeka Testi) bize hangi konuda fikirler verir, ondan bahsedelim. Bu test yaklaşık olarak 2 ay içerisinde yayınlanmış olacak. İki programda (PREP ve COGENT) az önce bahsetmiş olduğum üzere planlamayı geliştirmek için strateji gelişimini destekler. Yani, yürütücü işlevlerin kullanımını içerir. Peki, yürütücü işlevler dediğimiz şey nedir? Dikkatin kontrolünün sağlanmasıdır, dikkatin regülasyonu ya da ketlemenin/baskılamanın kontrol edilebilmesidir. Bu unsurlar sayesinde dürtüselliği kontrol ederek, birden belirli bir konuda bir sonuca varmayız. Bu unsurlar sayesinde esnek oluruz ve gereken durumlarda strateji değiştirebiliriz. Bunlar ve buna ek olarak çalışma belleği, yürütücü işlevlerin başlıca yapı taşlarını oluşturur. Sizinde görmüş olduğunuz üzere, çocukların ya da yetişkinlerin stratejilerini geliştirmeye yardımcı olan bu programlar, yürütücü işlevlerin yapı taşlarının hepsini kullanır. Bu programlar bilişsel esneklikte, dikkatin kontrolünde, ihtiyaç halinde dikkatin bölünmesinde, dürtüselliğin bastırılmasında ve çalışma belleği noktalarında rol oynar. Çalışma belleği özellikle matematik yaparken, okumayı öğrenirken ve okuryazarlık becerilerinin gelişiminde önemli bir rol üstlenir. Son olaraksa, PASS strateji gelişiminin yanında, bilginin nasıl analiz edildiğiyle de ilgilenir. Ya da bilgiyi nasıl işlemlediğimizle. Bunlar programların temel yapı taşlarını oluşturur. Şimdi programların klasik öğretim yöntemlerinden nasıl ayrıştığına bakalım Okul eğitimi öğrenci için yetersiz kaldığında ve çocuk öğrenemez hale geldiğinde bilişsel müdahale programları devreye girer. Eğer okulda verilen eğitim ve öğretim yeterliyse ve çocuk kendi başına öğrenebiliyorsa o zaman herhangi bir müdahale programına ihtiyaç yoktur. Diğer bir yandan, bildiğim üzere Türkiye’de, Amerika’da, Hindistan’da ve Kanada’da çocukların %15’i öğrenme konusunda geride kalıyor. Bu durum, en iyi durumda olduğu söylenebilecek ülkelerde, örneğin Kanada’da dahi böyledir. Tabii Kanada’ya da iyi diyoruz ama, insan burada karlar içinde kalıp ölebilir de. Yine de Kanada çok iyi bir ülkedir. Herkes burayı sever ve burada kimsenin başına bir şey gelmez. Hatta Kanada bu konuda Danimarka, İsveç ve Finlandiya’ya benzer. Küçük şeylerin sizi rahatsız etmesi dışında herhangi başka bir durumla karşılaşmazsınız. Kanada çok iyi bir ülke olmasına rağmen çocukların %15’inde bir tür öğrenme güçlüğü olduğu bulunmuştur. Bunların arasında çok yetenekli çocuklar da vardır. Bu çocuklar yavaş bir şekilde verilen bir yönergeye ayak uydurmakta güçlük yaşarlar. Peki, öğrenme konusunda güçlük yaşayan bir çocuk için bu remedial programlar okulda takip edilen müfredattan nasıl farklılaşır? Programlar tümevarım yöntemini kullanır. Bu yöntem doğrudan öğretim yerine gözlem ve deneyim yoluyla çocuğu bir keşfe çıkarmayı ve bu keşif sırasında da çocuğu olabildiğince motive etmeye odaklanır. Çocuğun zihni boş bir kovaya benzetilemez. Öğretmen, sizler ya da ben boş bir kovaya bilgileri doldurmaya çalışmıyoruz. Kovanın zaten kendine has bir işleyişi var. Mesela, doğumdan itibaren başlayan çocuğun dil gelişimini ele alalım. Yeni doğan, 7 aya kadar istediği her dili öğrenebilir. Her bir dile ait fonemleri ayırt edebilir. Fakat zamanla, sekizinci aydan itibaren bebek o dili öğrenmek için gerekli olmayan sinaptik bağları kaybeder. Peki, sonrasında ne olur? Sekizinci aydan itibaren belirli sesleri algılamak mümkün değildir. Biraz önce de dediğim gibi zihin boş bir kova değildir. Zihin, bir öğrenme potansiyeli taşır. Peki, bu bahsettiğim şeyleri kim söyledi, bunlardan ilk kim bahsetti? Bizim programlarımızda iki kişi ön plana çıkıyor. Bunlardan biri Lev Vygotsky, bir diğeri ise Luria. Birçok insanında inanmış olduğu üzere eğer Vygotsky 34 yaşında ölmemiş olsaydı, Piaget’den çok daha tanınır bir kişi olacaktı. 34 yaşında ölen Vygotskty’nin bir kızıyla Moskova’da tanışıp, görüşmüştüm. O zaman 65 yaşındaydı kendisi.

 

2. BÖLÜM

Peki, Vygotsky ne yaptı; konuşma becerisinin öğrenme ve plan yürütüme ile olan yakın ilişkisini ortaya koydu. Biz de problem çözme sırasında devreye giren ifade edici dil yani sözel ifade becerisini tüm müdahale programlarımızda kullanıyoruz. Maalesef, sıklıkla karşılaştığımız şeylerden biri, öğrenmeyi şekillendiren sözel ifade becerisine, sınıf ortamında yeterince yer verilmemesidir. Aslında sözel ifadenin davranışını etkilediği herkesçe bilinir ama ne yazık ki öğretmenler bu konuda gerekli hassasiyeti göstermemektedir. Bu nedenle diyebiliriz ki Luria’dan (Vygotsky’den) öğrendiğimiz en iyi şey, konuşma süreçlerinin öğrenmeye dâhil edilmesi fikridir.

Peki, o zaman bu üç remedial ya da müdahale programının özünü nasıl açıklayabiliriz? Programları üzerine inşa ettiğimiz ayaklardan ilkinin sözel ifade ya da diğer bir deyişle içsel konuşma, örtük ya da açık düşünme olduğunu söylemiştik. Sözel ifade ya da içsel konuşma dediğimiz şey nedir? Sözel ifade problem çözerken sürekli kullandığımız ya da kullanılması için teşvik ettiğimiz şeydir. İçsel konuşmanın, probleme dair bilinçli farkındalığımızı uyandırdığını söyleyebiliriz. Bunun, günümüzde keşfederek öğrenme olarak bilinen yöntemin bir parçasına dayandığını da söylemek mümkündür. İçsel konuşma bizi gözlem yapmaya ve keşfe hazırlar. İçsel konuşma aslında öz-eğitim esnasında kullanılır. Sizin de bildiğiniz üzere Vygotsky ve Luria’nın ikisi de çocuğun öncelikle dışsal birinin (öğretmen, aile, arkadaşlar) konuşmasıyla yönlendirilebileceğini ardından bunun çocuk tarafından içselleştirildiğinden bahseder. Sizin ve benim de bildiğimiz üzere biz zihnimizden düşündüğümüz zaman dil bilgisi kurallarına göre uzun cümleler kurma zahmetine girmeyiz. Biz kendi içimizde kendimize özel bir dile sahibiz. Piaget’de bu düşünceyle aynı fikirdedir. Bu nedenle Piaget’nin düşünceleri ile Vygotsky’nin düşüncelerini karşılaştırdığımızda birçok ortak nokta bulabiliriz. Konuşmanın içselleştirilmesiyle kelimeler, öğrenmemiz için bir araç haline gelir. Biliyoruz ki Vygotsky dilin tıpkı bir çekiç gibi, bir araç bir enstrüman olduğunu söyler; aynı ellerimizin, gözlerimizin, kafamızın, dişlerimizin ve kulaklarımızın da bir araç olduğu gibi. Dil de kültürel bir araçtır. Dil gelişimi de bireyin kültürel geçmişine bağlıdır, çocuğun nerede ve nasıl bir çevrede büyüdüğü gibi gibi… Çocuk ona verilen bir görevi içsel konuşma yoluyla öğrenir. Çocuklar çoğunlukla bir problemi çözmeye yönelik yönergeleri örneğin bir öğretmen gibi, bir yetişkin rehberliğinde içselleştirirler ki bu çok önemlidir. İşte tam bu noktada öğretmen devreye girer. Michael Tomasello gibi birçok insan kültürün akran grupları arasında birbirine aktarılamayacağına inanıyor. Ancak kültür, yetişkinlerin genç jenerasyonlara aktarımıyla hayatta kalabilir. Birçok insana ve modern toplumun aksine çocukların sadece akranlarından öğreneceğini düşünüyorsanız, bu kültürün sonu demektir. Kültür hiçbir zaman için sadece bir çocuğun akranını model almasıyla aktarılmaz. İşte bu noktada bize yani öğretmenlere, ebeveynlere, eğitmenlere hatta komşulara iş düşer. Bu yüzden de içselleştirme dediğimiz kavram, çoğunlukla bu bahsettiğimiz yetişkinlerin çocuğa rehberlik etmesiyle gerçekleşir. Çocukların sınıftaki öğrenme ortamından ziyade iyi bir müdahale programıyla öğrenmesi, bu süreçte daha aktif olmalarını sağlar. En iyi öğrenme ise derinlemesine düşünme yoluyla ortaya çıkar. Günümüzde “Derin Düşünce Eğitimi” (Comtemplative Education) yeni bir öğretim sistemi olarak yükselişe geçmiştir. Bu “derin düşünme” bilinçli farkındalık, tefekkür gibi farklı isimlerle de karşımıza çıkan bir eğitim yöntemine dayanan birçok uygulama vardır; örneğin DEHB’si olan çocuklara dersi sakinleşmiş ve oturarak dinleyebilmeleri için dersten önce 3 dakikalık bir egzersizi öğretmek ve dahası gibi… Bunların hepsi “derin düşünce”yi destekleyen unsurlardır. İyi bir müdahale programı alan çocuklar derinlemesine düşünürler. Onlar yaptıkları şeye yoğunlaşırlar. Sizler tarafından bana PASS Teoremi ve Remedial Programların çocuklar üzerinde nasıl bir etkiye sahip olduğu ve bu programların çocuklara uygulanması durumunda hangi becerilerde en çok gelişim görüldüğü sorulmuş. Hatırlayacağınız üzere PASS Teoreminin ilk harfi P’dir, yani İngilizcesi planning olan planlamadır. Planlama düşünmeyi gerektirir. Planlamamız iyi de olsa da kötü de olsa, düşünmek üzerine düşünmemiz gerekir. Peki, bu bizi nereye götürür? Bu bizi üstbilişe götürür. Planlama dediğimiz şey aslında üst biliştir. Biz düşüncemizi düşünmeye mecburuz ve bu iki şekilde gerçekleşebilir. Etrafımızdaki insanlara yönelttiğimiz sorular yoluyla doğrudan, açık bir şekilde birçok şey öğrenebiliriz. Buna açık/doğrudan üst biliş denir. Üst bilişe dair ipuçlarını ve benzerleri için bir arayış içindeyizdir. Birtakım üstbilişsel aktivitelerse biz farkında olmadan gerçekleşir. Buna da örtük üst biliş nedir. Sizce de gözlenebilen ve gözlenemeyen iç sesin üst bilişe katkısı olduğunu bilmek harika değil mi? Üstelik bu etki sadece üst bilişle sınırlı da değil. “Consciousness Quest Where East meets West” adlı ve tamamen bilinç ile ilgili olan kitabımda diğer alanlardan bahsettim. Bu kitabımda doğu ve oryantal felsefelerinin nöropsikolojideki yansımalarını ele aldım. Kitabıma “Consciousness Quest Where East meets West” ismiyle ulaşabilirsiniz. Türkiye’ de doğu ve batı arasında, oralarda bir yerdedir.

Iris Cosar: Tam ortadadır.

Prof. J. P. Das: Türkiye’de Avrupa ve Oryantal kültür arasındadır. Siz de karşılaştırmalı mantığı her zaman kullanmadığınız gibi, her zaman bağlam içinde de kalmıyorsunuz. Tıpkı birçok Japon, Koreli ya da birtakım Hintler gibi. Biz bağlamsal düşünürüz. Biz sadece mantıkla hareket etmeyiz. Yeteri kadar zamanımız olmadığını biliyorum fakat, Derin Düşünce Eğitimini ve bunun nasıl işlediğini nasıl tanımlar ız? Bu eğitim biçimi, yürütücü işlevler için kullanılır. Bana kişinin kişisel özelliklerinin farkında olmasının neden öğrenmenin ilk adımı olduğunu sormuşsunuz. Türk öğretmenlerinin bunu benden duymasının iyi olacağını düşünmüşsünüz. Ben geçerli tek bilgi kaynağı değilim. Sizin bu konu üzerine düşünmüş olduğunuzu biliyorum. İyi bir müdahale programının her modülünde çocuğa şunu sorarız: “Şimdi bana söyle, bunu nasıl yaptın?” Biz bunu hep yaparız böylece etkileşime geçeriz. Ama bir öğretmen sınıf ortamında, aynı anda, kendine has hayat deneyimlerine sahip 50 çocuğa ya da Kanada’dan bahsediyorsak 36 çocuğa bu soruyu ne sıklıkta sorabilir? Ne sıklıkta çocukları kendilerini sözel olarak ifade etmeleri yönünde teşvik edebilir? Bu mümkün değil. Sizlerin de hatırlayacağı üzere, sahip olduğumuz en iyi öğretmenler, bizi düşünmeye sevk edenler olmuştur, bizi kendilerinin de ötesine taşıyan öğretmenler. Hindistan’da şöyle bir özlü sözümüz vardır: Tanıyabileceğiniz en akılsız kişi bir ilkokul öğretmenidir.

Dilara Z. Gunes: Neden böyledir?

Prof. J. P. Das: Çünkü, öğrenci öğretmene üstün gelir. Öğretmen, öğrencinin onu yendiğini görmesini ister. Bu öğretmenin görevidir, öğrencinizin sizi aşmasını sağlamak. Bu öğretmeni memnun eder. Bu aynı zamanda bir Guru için de memnuniyet kaynağıdır, yani öğrencilerinin onu geçtiğini görmek. Peki, başkalarıyla etkileşime geçildikçe ya da derin düşünme yoluyla devamlı olarak gelişen kendini tanıma ya da üst biliş ne işe yarar? Her şeyi önce kendi kendimize deneriz. Büyük düşünür, Buddha der ki: Hiçbir şeyi sorgulamadan kabul etmeyin.

Iris Cosar: Evet, bu oldukça önemli.

Prof. J. P. Das: Bu temel bir prensiptir. Hiçbir şeyi sorgulamadan kabul etmemek gerekir. Bir öğretmen sınıfında kaç tane edilgen öğrenci olduğu biliyor mudur veya öğrencilerinin kaçının edilgen olduğunu düşünüyordur? Bizim yaklaşımımıza göre oluşturduğumuz müdahale programlarında çocuğun kendi kendine düşünmesi hedeflenir. Sözlü ifade öğrenmenin en temel prensibidir. Bir şey sözlü olarak ifade edildiğinde, onun hakkında bir farkındalık oluşur. Bazen çocuğun çok zor bir problemi çözmeye çalışırken kendi kendine konuştuğuna şahit olursunuz. Çocuğun dudaklarının oynadığını görürsünüz. Bunun gibi. Hatta, bazen bir çocuğun yanındaki arkadaşına problemle ilgili görüşünü bildirdiğini duyarsınız. “Biliyor musun bak bu, bu şekilde olmalı gibi.” Peki, siz bana başka sorular sormadan önce buraya kadar konuşmuş olduğumuz tüm şeylerden çıkaracağımız ders nedir? Çıkaracağımız ders yani aslında bir Hint asıllı Kanadalı ya da Amerikalı olarak okuldan eve geldikten sonra anneme ne öğrendiğimle ilgili sizce ne söyleyebilirim? Kendimize sormamız gereken soru, müdahale seansımız bittikten sonra, çocuğun o seanstan nasıl bir ders çıkarttığıdır? Çocuk annesine şöyle diyebilir: “Anne, ben üst bilişimi kullanabileceğimi öğrendim.” Anne: “Ne?” diye cevap verir. “Sen ne öğrendim dedin?” der. Çocuk ise buna karşılık olarak, “Aslında çok basit, ben kendi adıma düşünebiliyorum. Öğretmenin dediği şeyi ya da kitapta yazan şeyi tekrar etmeme gerek yok.” der. Yani, yönergeleri kendi diline uyarlamak öğrenmeye ivme kazandırır. Kendi kendimize ne yaptığımıza ilişkin konuşma, öğrenmeye ilişkin elimizde olan en iyi yöntemdir. Etrafımızdaki her şeyi bir kitaptan ya da bir öğretmenden öğrendiğimizi hayal edin. Eğer böyle bir durum olsaydı, çok kısıtlı bir bilgiye sahip olurduk. Bu nedenle günümüzdeki eğitimciler şunu bilmelidir ki, yönergeleri kendi diline uyarlayabilmek bilgi edinebilmek için önemli bir araç, bir enstrümandır.

Konuşmamı bitirmeden önce şundan da bahsetmek isterim, şimdiye kadar konuştuğumuz şeyleri daha önceden siz de düşünmüş olabilirsiniz. Fakat, Alman filozofu olan Goethe’nin de söylediği gibi “Her şey önceden düşünülmüştür. Asıl mesele bunları tekrar düşünebilmektir.” Orijinal Söz: Everything has been thought of before, but the problem is to think of it again. En zor kısım da budur.

Iris Cosar: Evet, bu en zor kısım.

Prof. J. P. Das: Bu nedenle her şeyi tekrardan düşünelim.

 

3. BÖLÜM

Iris Cosar: Eğer mümkünse, size Math programı hakkında bir soru sormak isterim.

Prof. J. P. Das: Lütfen, sorun.

Iris Cosar: Bir yılı aşkın süredir Türkçe MATH birçok uzmana ve dolayısıyla da çocuğa ulaştı. PASS teorisi sayesinde artık biliyoruz ki bir çocuk matematiği, bir problemi ya da bir işlemi defalarca yaparak/çözerek başarılı olmuyor. Bu konu hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Sizce bir çocuğun matematiği yapabilmesi ve daha da önemlisi sevebilmesi için neye ihtiyacı vardır? Biz bunu Türkiye’de bu alanda uzmanlaşmış kişilere öğretiyoruz fakat bunları sizden de duymak isteriz.

Prof. J. P. Das: Matematiği nasıl mı daha ilgi çekici bir hale getirebiliriz?

Iris Cosar: Evet.

Dilara Z. Gunes: Özellikle de sizce neden bir problemi ya da işlemi defalarca çözmek yerine bilişsel süreçlere eğilmeliyiz?

Prof. J. P. Das: Evet, bence cevabı biliyorsunuz. İngiliz bir arkadaşım olan Peter Bryant ve eşi Nunes’ın yazmış olduğu üzere üçüncü sınıftan itibaren çocukların çoğu matematiğe karşı ilgilerini yitirirler. Bunun sebebiyse bizim çocuklara matematiği öğretme yöntemimizden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, Türkçe MATH’in giriş bölümünde matematiğin öğrenimine ilişkin kavramsal çerçevenin görseli yer alır. Kitapta yer alan matematiğin temeline ilişkin bir genel açıklamadır. Sizin de bildiğiniz üzere, buradaki görsel oldukça sade bir biçimde matematiği iki bölümde ele alır. Hesaplama ve problem çözme. Hesaplama becerisi matematiksel işlemleri öğrenebilmeye dayanırken, problem çözme becerisiyse sorulan soruyu anlamlandırmaya dayanır. Hesaplama; nasıl toplama, çıkarma, çarpma ya da bölme yapmayı öğrenmekle ilgilidir. Peki bu işlemleri yapmayı öğrenebilmek için neye ihtiyaç vardır ya da bu işlemlerin yapılabilmesi için hangi becerilere ihtiyaç duyarız? Diyagramdan da görüleceği üzere öncelikle planlamaya, yürütücü işlevlere, bilişsel esnekliğe, strateji değişimine, dürtüselliğin bastırılmasına örneğin kalıplaşmış bilgilerin düşünmeden ortaya atılması gibi ve en çok da çalışma belleğine ihtiyaç vardır. Matematiksel işlemleri yaparken, her zaman çalışma belleğine ihtiyaç duyarız. Bu bahsetmiş olduğum aşamaların sonunda vardığımız yer dikkatin kontrolüdür. Dikkati nasıl kontrol ettiğimize ve böldüğümüze bağlıdır. Birçok insana göre zekanın ana ölçütü ketleyebilme becerisidir. Yıllar önce meslektaşlarım Demster ve Corckhill de bunu ifade etmişti. Ve tabii ki değişkenlik becerisi. Kullanılan yöntem işe yaramıyorsa, onu değiştirebilme becerisi. Bunun, matematiksel bir işlemi yapabilmek için gerekli olan beceriler olduğu konusunda sizde benimle hemfikir misiniz?

Dilara Z. Gunes: Evet, kesinlikle. Bunlara ihtiyacımız var.

Prof. J. P. Das: Bu arada, sizin de görmüş ve kullandığınız üzere Math Modülleri Programında 100 sayfa kadar müfredatı destekleyen ders planları bulunur. Özel eğitim uzmanı birkaç öğrencim ders planlarında yer alan görevleri oluşturdu. Bu ders planları, Alberta Eğitim müfredatına uygun şekilde oluşturuldu. Bunlar öylece oluşturulmuş, gelişigüzel ders planları değildir. Öğrencilerim, bu ders planlarını, Math modüllerinden yola çıkarak, oyunlaştırdılar.

Iris Cosar: Evet, çocuklar bu ders planlarını yaparken oldukça eğlenceli vakit geçiriyorlar.

Prof. J. P. Das: Evet, bu doğru. Matematiği öğrenebilmek için ihtiyacımız olan diğer bir beceriyse problemleri çözme becerisidir. Problemden kastım şu ki, eğer 10 elmayı 2 liraya alabiliyorsam, elli kuruşa kaç elma alabilirim? Luria’yı görmek için Moskova’ya ilk kez gittiğimde, burada bir özel eğitim sınıfını ziyaret ettim. Bu ziyaret oldukça keyifliydi, tüm çocuklar sıralarında dimdik oturuyorlardı ve özel eğitim öğretmeni size biraz önce sorduğum problemi sınıfa sormamı istedi. Bu bir destek eğitim sınıfı olduğu için “Öğretmen haydi bu problemi parçalarına ayıralım.” dedi. Özel Eğitim Öğretmeni; “Biz şu anda elmalar hakkında konuşuyoruz.” dedi. “Elmalar.” Sonra çocuklar elmadan bahsettiklerine dair hareketlerde bulunmaya başladılar. Luria öğretme konusuna dair seminerlerinde, “Çocuklara matematiği anlattığınız sırada çocuklar yorulur.” der. Bu nedenle de “Çocuklara, hareket etmeleri ve ardından da sakinleşmeleri için iki dakika verin.” der, orada hemen uygulamaya geçiyorlardı. Bu nedenle, problemi önce parçalarına ayırmalısınız. Ayırdıktan sonra görüyoruz ki problemlerin arka planında yüksek oranda eş-zamanlı işlemler rol alır. Çünkü cümlelerin dil bilgisel yapısına ve bununla birlikte mantıksal yapısına da hâkim olmak gerekir. Bu nedenle Luria, bunu eş-zamanlı işlemler başlığı altında mantıksal dil bilgisel analizler olarak adlandırır. Böylece, bahsetmiş olduğum şeyi iki şekilde değerlendirebiliriz; sözlü eş-zamanlı işlemler ve sözlü olmayan eş-zamanlı işlemler. Sözlü olmayan eş-zamanlı işlemler dediğimiz şey artan sayıda matris testleri gibidir. Batıdaki birçok insan kültürden bağımsız olarak bunun zekânın temel ölçütü olduğunu düşünüyor. Ben bu konuda tamamen yanıldıklarını düşünüyorum. Eğer, dili zekadan tamamen soyutlarsak, elimizde sessiz, dilsiz insanlar kalır. Bu nedenle, dil becerisi zekâdan ayrı düşünülemez. Zekanın yalnızca sözlü olmayan zekadan ibaret olduğunu düşünen insanlar, bana göre büyük bir yanılgı içindedirler. Tüm sözlü olmayan zekâ, konuşmaya yani sözlü dile aktarılır, bu herhangi bir biçimde olabilir. İç konuşma şeklinde olabilir, ya da görsellere dönüştürülür veya düşüncelerin oluşumuna yol açar. Bu yüzden de, söz gelimi zihinden işlem yapmadan ya da yüksek düzeyde dört işlem yapmayı öğretmeden önce onları hazırlamalı ve bu temel işlevleri öğrenmelerini sağlamalıyız. Hiç unutmuyorum, kızım birinci sınıftayken ona yirmi tane soru verilmişti. Sorular, 2+1, 3+2, 5+2, 1+3 gibi işlemlerden oluşuyordu. Kızımın cevapları kâğıda yazması gerekiyordu. Kızımın adı Shila. Öğretmen, Shila’ya onun yavaş olduğunu söylemiş. Bende Shila’ya problemin ne olduğunu sordum. O da bana “Öğretmen bana hata yaptırmaya çalışıyor. Ben bunu yapamam” dedi.

Dilara Z. Gunes: Shila haklı.

Prof. J. P. Das: Bunu hala hatırlıyorum. Başka bir örnekse, diyelim ki bir çocuğa çıkartma işlemini öğretiyorsunuz. Çocuğa, “On tane şekerin var, üç tanesini arkadaşına verdiğini düşün. Ne yapmış olursun?” diye sordunuz. Biz buna “çıkarma işlemi” deriz. Ama öğrenci düzeltir ve “Hayır öğretmenin, bu paylaşmaktır” der. İşte bunlar bir çocuğa matematik öğretmenin eğlenceli yanlarıdır.

Iris Cosar: Detaylı açıklamanız için çok teşekkür ederiz Sayın Das.